Engellilerin Eğitime Erişiminde Kamusal Sosyal Destek Programlarının Önemi
Volkan Yılmaz
Kaynak: Volkan Yılmaz, "Engellilerin Eğitime Erişiminde Kamusal Sosyal Destek Programlarının Önemi" Engellilik ve Ayrımcılık: Eğitimciler için Temel Metinler ve Örnek Dersler içinde, K. Çayır, M. Soran, M. Ergün (der.), İstanbul: Karekök Akademi, 2015. Erişim: http://secbir.org/images/2015/pdf/metin6.pdf
Temel Kavramlar: Sosyal Politika ve Sosyal İçerme (1)
Modern sosyal politika fikri ve uygulamaları toplumun ezici çoğunluğunun ücretli işçilere dönüştüğü erken kapitalizm döneminde başlamıştır. Erken sosyal politika uygulamalarında engelliler 'hak eden yoksul' kategorisine dâhil edilmişlerdir. Başka bir deyişle, engellilerin istihdamdan dışlandığı sanayi toplumlarında engelli bireylerin ellerinde olmayan nedenlerle çalışamadıkları, dolayısıyla da sosyal yardımları 'hak ettikleri' yönünde bir kanı oluşmuştur. Bu kanı bir yandan engellilere yönelik sosyal yardımların sunulmaya başlanmasını beraberinde getirirken, engellilerin başta çalışma hayatı olmak üzere toplumsal hayatın hemen her alanından dışlanmasını da pekiştirmiştir.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, başta Batı Avrupa ülkelerinde olmak üzere, refah devletleri kurulmaya başlanmıştır. Refah devletleri sosyal politika alanını kapitalizmin yarattığı toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmanın ya da en aza indirmenin bir aracına dönüştürmüşlerdir. Sosyal politikalar yoluyla özellikle eğitim, sağlık, barınma gibi temel ihtiyaç alanlarında eşit yurttaşlık statüsünü tesis ederek yurttaşların bu hizmetlere eşit erişimlerini sağlamaya yönelik çaba sarf etmişlerdir.
Sosyal politika kavramı, hem kamu politikalarının bir bölümünü hem de disiplinlerarası bir akademik çalışma alanını ve yaklaşımı nitelemek için kullanılmaktadır. Kamu politikalarını niteleyen sosyal politika kavramı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında özellikle Batı Avrupa ülkelerinde toplumsal sorunlarla baş etmek üzere geliştirilen kamu politikalarının bütününü açıklamak için kullanılmaya başlanmıştır. Alanın kurucularından T. H. Marshall, sosyal politikaları hizmet sunumu veya gelir dağıtımı yoluyla yurttaşların refahına etki eden kamu politikalarının tümü olarak tanımlamaktadır. Sosyal politikaların geleneksel olarak yöneldiği toplumsal sorunların başında hastalık, evsizlik, gelir yoksulluğu, yaşlanmaya bağlı bakım sorunları ve işsizlik gelmektedir.
Sosyal politika kavramı, her ne kadar dilimizde olumlu bir anlama gelse de, tüm sosyal politikaların toplumda herkes için olumlu değişimlere yol açmayı hedeflediği ya da olumlu değişimler yarattığını var saymak hatalı olur. Sosyal politikaların hedefleri ve etkileri, bu politikaların yöneldiği toplumsal sorunu kimin, hangi değerler çerçevesinde ve nasıl tanımladığı, bu soruna yönelik nasıl bir müdahale yapılacağına kimin hangi değerlere dayanarak nasıl karar verdiği, soruna ne tür araçlarla müdahale yapıldığı gibi siyasi nitelikli sorulara bulunacak yanıtlarla yakından ilişkilidir.
Bir sosyal bilimler yaklaşımı olarak sosyal politika ise, daha önce değinilen toplumsal sorunları, bu sorunların nedenleri ile sonuçlarını ve bu sorunlara yönelen kamu politikalarının sorunları çözmedeki etkilerini incelemektedir. Kuramsal düzlemde ise sosyal politika yaklaşımı, toplumsal sorunların toplumsal refah gözetilerek nasıl çözülebileceği ve herkes için iyi bir toplumun nasıl kurulabileceği gibi sorulara cevap aramaktadır. Bu anlamda sosyal politika yaklaşımı hem felsefeden beslenmekte hem de farklı sosyal bilim yöntemlerinin bir arada kullanılabileceği sorun çözme yönelimli ve toplumsal refah odaklı bir araştırma gündemi sunmaktadır. Bu yaklaşımın kurucularından Richard Titmuss'un iddia ettiği üzere, sosyal politika toplum ile politikalar arasındaki ilişkiyi ve bu çerçevede toplumsal değişimi incelemektedir. Karşılaştırmalı sosyal politika yaklaşımı ise farklı toplumların ve devletlerin benzer toplumsal sorunlara (örneğin işsizlik) ne tür farklı politikalar ile müdahale ettiklerini ve bu müdahalelerin etkilerini incelemektedir.
Sosyal içerme (social inclusion) kavramı sosyal politikalarla ulaşılmaya çalışılan bir hedef olarak ve sosyal dışlanma (social exclusion) adı verilen toplumsal sorunlar bütünü ile mücadele bağlamında ortaya atılmış bir kavramdır. 1960'lı yılların sonunda Fransa'da dolaşıma giren sosyal dışlanma kavramı sosyal politika yazınında, özellikle de Avrupa Birliği'nin sosyal politika söyleminde önemli bir yer tutmaktadır. Sosyal dışlanma kavramı, o dönemde evrenselci yani tüm yurttaşları hedefleyen ve kapsayan sosyal politikaları (örneğin, sağlık sigortası ve emeklilik sigortası) hayata geçirmiş olan Fransa'da, ihtiyaçlarının karşılanmadığı düşünülen grupların durumunu nitelemek için kullanılmaya başlanmıştır. Örneğin dönemin sosyal politikaları, ruhsal sorunlar yaşayan bireylerin (psikiyatrik teşhis almış bireylerin) toplumsal hayatın dışına itilmesini engellemek bir yana, o bireyleri akıl hastanelerine kapatma yolunu seçerek bu 'dışlanmayı' pekiştiren bir rol üstlenmişlerdir. Başka bir deyişle, sosyal dışlanma kavramı genellikle toplumsal eşitsizliklerin yalnızca gelir eşitsizliğinden ve gelir yoksulluğundan kaynaklanmadığını, aynı zamanda gruplar ve bireyler arasındaki farklılıkların reddinden de kaynaklandığını ifade eden bir yaklaşımın ürünüdür. Sosyal içerme hedefi politikaların, dışlanmış gruplara (engelliler de bu gruplar arasında gösterilir) özellikle temel kamusal hizmet ve olanaklar (eğitim, istihdam, sağlık ve kültürel hizmetler gibi) ile kamusal alanlara (şehir merkezleri vb.) eşit katılım olanağı sağlaması beklenmektedir.
Sosyal Politika ve Engellilik
Engellilik zihinsel ve/veya bedensel farklılıkları kapsayan şemsiye bir kavramdır. Engellilik üzerine gerçekleştirilen çalışmalarda sağlamcılık (ableism) kavramı merkezi bir yer tutar. Sağlamcılık kavramı, cinsiyetçilik kavramına benzer bir kullanımla, engellilerin yaşadığı ayrımcılığın temelinde bulunan toplumsal ideolojiyi nitelemektedir. (2) Sağlamcılık ideolojisi toplumsal normun 'sağlamlar' yani engeli olmayan bireyler olarak tanımlanmasını sağlar ve engellilerin bu norma uymadıkları için yaşadıkları her türlü ayrımcılığı meşrulaştıran bir rol üstlenir.
Özellikle sosyal dışlanma tartışmaları bağlamında ve yeni sosyal hareketlerin (engelli hakları hareketi, eşcinsel ve trans hakları hareketi vb.) siyaset gündeminde yerlerini almaları ile sosyal politikalar, sağlamcılık, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ırkçılık ve heteroseksizmle mücadele etmedikleri için 1960'ların sonu ve 1970'lerin başından itibaren eleştirilmişlerdir. Engelli hakları hareketinin sosyal politikalara getirdiği temel eleştiri, bütün yurttaşların 'sağlam' olarak varsayıldığı yönündedir. Bu 'sağlamcı' varsayım, engellilerin toplumsal dışlanmasını pekiştirmekten başka bir işe yaramamıştır. Engelli hakları hareketinin en çok eleştirdiği sosyal politika yaklaşımından birini, çalışma hayatının ve eğitim hizmetlerinin engellilere de hitap edecek biçimde dönüştürülmesi hedefenmeden, engellilere yalnızca sosyal yardım sağlanması ile bakım ihtiyacı duyan engellilere yönelik bakım hizmetlerinin kapalı kurumlarda (örneğin, yalnızca engellilere yönelik bakım kurumlarının kurulması) verilmesi oluşturmuştur. Engelli hakları hareketi bu politikaların engellilerin karşı karşıya olduğu sosyal dışlanmayı ortadan kaldırmadığının altını çizmiştir.
Sosyal politikaların engelli bireylerin farklılıklarını tanıyarak yurttaşlık temelinde eşitlik vaadinde bulunması, ancak engelli hakları hareketinin siyasi mücadelesi sonucunda mümkün olmuştur. Hareket, başta Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde başarılı olmuş; ardından da bu başarı uluslararası düzleme taşınmıştır. Bu çerçevede engellilerin farklılıklarının (eksikliklerinin değil, farklılıklarının) insan varoluşunun olağan bir dışavurumu olduğu ve engellilerin herkesle aynı haklara sahip olduğu genel kabul görmeye başlamıştır. Engelli hakları hareketinin en önemli tarihsel başarısı ise 2006 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda Engelli Kişilerin Haklarına Dair Uluslararası Sözleşme'nin kabul edilmesidir. Türkiye de bu sözleşmeyi imzalayan ve onaylayan devletlerden biridir. Engelli Kişilerin Haklarına Dair Uluslararası Sözleşme'nin de kabulünün ardından sosyal politikaların, farklılıkları tanıyarak ve gözeterek eşit yurttaşlığı tesis edeceği, yani herkesi kapsayan bir eşitlik vaadini esas alması gerektiği genel kabul görmeye başlamıştır.
Engelliliğin bir farklılık olarak kabul edilmesi, sağlamcı ideolojinin hâlen hakim olduğu günümüz toplumlarında engelli bireylerin karşı karşıya kaldıkları iktisadi dezavantajların gözden kaçırılmasına yol açmamalıdır. Bu, iki nedenle önemlidir: 1) Yoksulların engellilikle yaşama oranları daha yüksektir. 2) Engellilikle yaşayanların yoksulluk altında yaşama riskleri daha yüksektir.
Halk sağlığı literatüründe bir tür engellilikle yaşama oranının, gelir yoksulluğu altında yaşayan nüfusta, nüfusun geneline oranla yüksek olduğu tespitinde bulunulmaktadır. Örneğin; gelir yoksulluğunun insan onuruna yaraşır çalışma koşullarına sahip olmama ile ilişkili olması, yoksulların özellikle iş kazaları yoluyla sonradan edinilen engellilikle daha sık karşılaşmalarına neden olabilmektedir.
Sosyal politika literatürü, bir tür engellilik ile yaşayan bireylerin gelir yoksulluğu altında yaşama riskinin toplumun geneline oranla daha yüksek olduğunu iddia etmektedir. Bunun nedeni ise, sunulan özel ya da kamusal nitelikli tüm hizmetlerin engellileri hesaba katmaması nedeniyle, engellilerin bu hizmetlere cepten ödemeler yoluyla erişmek zorunda kalmalarıdır. Örneğin; toplu taşıma hizmetlerinin bedensel engellilerin kullanamayacağı biçimde sunulması, bedensel engellilerin ulaşımlarını ancak özel taksiler ya da edinecekleri özel araçlar yoluyla karşılamalarını gerektirir. Bu nedenle bir tür engellilikle yaşayan bireylerin harcamaları toplumun diğer kesimlerine göre daha yüksek olabilmektedir. Engellilerin istihdamdan dışlanması ya da istihdam içerisinde diğer bireylere oranla daha olumsuz koşullarla yer almasının çok yaygın olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu yüksek harcama baskısı engelli bireyleri toplumun geneline göre daha yüksek oranda gelir yoksulluğu riski ile karşı karşıya bırakmaktadır.
Türkiye'de Engelli Gençler, Çocuklar ve Eğitim
2002 yılında Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından gerçekleştirilen araştırmanın sonuçlarına göre engelli nüfusun %4,15'ini 0-9 yaş grubu, %4,63'ünü ise 10-19 yaş grubu oluşturmaktadır. Engellilik deneyimi ile geçirilen çocukluk ve gençlik, toplumumuzda engelli bireylere yönelik ayrımcı yaklaşımlar nedeniyle diğer çocukluk ve gençlik deneyimlerine oranla, özellikle eğitim alanında önemli dezavantajlar barındırmaktadır.
Engelli çocuk ve gençlerin özellikle ortaöğretim ve üstü düzeydeki eğitim hizmetlerine erişimlerinin önünde ciddi engeller bulunduğu bilinmektedir. (3) Başka bir deyişle, engelli çocukların önemli bir bölümünün ortaöğretim düzeyinde eğitimden ayrıldığı görülmektedir. Bu durumun bir sonucu olarak, yükseköğretimde engelli öğrencilerin toplam öğrencilere oranının hayli düşük olduğunu görüyoruz. Hande Sart, 2010 yılında yükseköğretimdeki engelli öğrencilerin tüm öğrencilere oranının yaklaşık %0,13 olduğunu belirtiyor. (4) Bu veri, 2002 yılında TÜİK tarafından gerçekleştirilen araştırmada elde edilen, 20-29 yaş grubunda ortopedik, görme, işitme, dil, konuşma ve zihinsel engelli nüfusun oranının %2,5 olduğu bilgisi ile birlikte okunduğunda, engelli gençlerin yükseköğretime erişimlerinin akranlarına göre bir hayli kısıtlı olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bilindiği gibi, ülkemizde engelli öğrencilerin eğitime katılımı ve eğitimsel kazanımlarının arttırılmasına yönelik tüm eğitim politikaları Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülmektedir. Bakanlığın Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü ile Özel Eğitim Rehberlik ve Danışma Hizmetleri Genel Müdürlüğü, engelli çocuk ve gençlere yönelik eğitim politikalarında önemli işlevlere sahiptirler. Buna rağmen, eğitim politikalarında engelli çocuklar bir hedef grup olarak tanımlanmakla beraber, politikaların, eğitim alanını hayatın diğer alanlarından izole bir biçimde ele aldığı ve bütüncül bir yaklaşımla kurgulanmadığı göze çarpmaktadır.
Engelli çocuk ve gençlerin eğitime erişiminin kolaylaştırılması ve tüm fırsatlardan diğer çocuk ve gençlerle eşit şartlarda yararlanmasının sağlanması muhakkak önemlidir. Peki, bu hedefere yalnızca eğitim politikalarında gerçekleştirilecek değişikliklerle ulaşmak ne kadar mümkündür? Eğitim politikaları tartışılırken eğitim alanı, çoğunlukla toplumun diğer alanlarından tamamen soyutlanarak ele alınır. Hâlbuki, yalnızca engelli çocuk ve gençlerin değil, tüm çocukların eğitime katılımı ve eğitim alanındaki kazanımları ile içinde yaşadıkları toplumsal koşullar birbirleriyle yakından ilintilidir.
Bir önceki bölümde altı çizildiği üzere, hem yoksulların engellilikle yaşama oranları hem de engellilikle yaşayanların yoksulluk altında yaşama riskleri daha yüksektir. Bu nedenle engelli çocuk ve gençlerin eğitime erişimi ve eğitimsel kazanımları söz konusu olduğunda bütüncül bir sosyal politika yaklaşımının önemi katlanarak artmaktadır. Engelli çocuk ve gençlerin eğitime eşit katılımlarının sağlanması ve eğitimsel kazanımlarının artması, yalnızca engellilik temelinde ayrımcılığın sınıf ortamında ortadan kaldırılmasına yönelik eğitim metotlarının uygulanması ve akran zorbalığıyla mücadele ile gerçekleştirilmesi zor bir hedeftir. Bu hedefin gerçekleşmesi, yukarıda sayılan yöntemlere ek olarak, engelli çocuk ve gençlere yönelik politikalarda bu çocuk ve gençlerin içinde yaşadıkları toplumsal koşulları hesaba katan bütüncül bir sosyal politika yaklaşımının hayata geçirilmesi ile mümkün kılınabilir.
Türkiye'de Engellilere Yönelik Sosyal Politikaların Güncel Durumu
Türkiye'de engellilere yönelik sosyal politikalar 1970'li yıllarda gündeme gelmeye başlamıştır. 1970'li yıllarda engellilerin istihdama katılımını özendirmek ve istihdam alanında engellilere yönelik ayrımcılığı etkisiz kılmak amacıyla 50 ve üzeri işçi çalıştıran tüm işyerlerine asgari engelli işçi çalıştırma yükümlülüğü getirilmiştir. Ayrıca gelir yoksulluğu altında yaşayan engellilere yönelik bir gelir desteği politikası aynı yıllarda uygulamaya konmuştur. Fakat her iki politika da, kamunun bu politikaları etkin bir biçimde uygulayacak yeterli kapasitesinin olmaması ve siyasi iradenin bu politikaların arkasında yeterli derecede durmaması nedeniyle 2000'li yılların ortalarına dek etkin bir biçimde uygulanamamıştır.
Türkiye'de engellilere yönelik kapsamlı ilk hukuki adım 2005 yılında, o zamanki adıyla Özürlüler Kanunu'nun kabul edilmesi ile olmuştur. Bugün kullanımda olan adıyla Engelliler Yasası sosyal politikaları ilgilendiren farklı yasaları değiştirmiş, engelli haklarını ve engellilik temelinde ayrımcılık yasağını bu yasalarda gerçekleştirdiği değişiklikler yoluyla yürürlüğe sokmuştur. Bu yasanın kabulünün ardından Türkiye'nin BM Engelli Kişilerin Haklarına Dair Uluslararası Sözleşme'ye taraf olması, ülkemizde engelli haklarının sosyal politikalar alanında en azından hukuken güçlü bir zemine oturmasını sağlamıştır.
Engelliler Yasası'nın Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden geçtiği 2005 yılından bugüne engellilere yönelik toplam kamu harcamalarının gayrisafi yurtiçi hasıla içindeki payının giderek arttığı gözlemlenmektedir. Örneğin 2006 yılında 0,12 iken, 2009 yılında 0,39'a ve nihayet 2013 yılında ise 0,52'ye yükselmiştir. Bu oranın yıllar içinde artması ülkemizde engellilere yönelik kamusal sosyal destek programlarının ulaştığı kitlenin artmasına bağlıdır. Fakat bu yükselişe rağmen, ortopedik, görme, işitme, dil, konuşma ve zihinsel engellilerin nüfusun %2,58'ini oluşturduğu göz önünde bulundurulduğunda, kamu harcamalarının bu düzeyinin yeterli sayılamayacağı düşünülebilir.
Tüm gelişmelere rağmen, Türkiye'de engellilere yönelik politikaların hâlen en önemli ayağını Batı Avrupa'da 1970'lerden itibaren engelli hakları hareketinin eleştirdiği döneme benzer bir biçimde sosyal yardım nitelikli faaliyetler oluşturmaktadır. Engellilere yönelik kamu harcamalarında en büyük iki gider kalemi gelir desteği ile evde bakım maaşı harcamalarıdır. Sosyal politikaların bakım ayağının geleneksel olarak çok güçsüz bırakılmış olduğu ülkemizde, 2005 yılı sonrasında bakım ihtiyacı duyan engellilere evde bakım maaşı sağlanması önemli bir adım olmuştur. Ancak bu politika tercihi, hem evde bakımı üstlenen genellikle kadın bakıcıların kayıtlı istihdama girmesinin önünde bir engel oluşturabileceği hem de engellilerin kaliteli ve uzmanlık gerektiren bir bakım hizmetine erişmek isteyebileceklerini yok saymış olduğu için haklı eleştirilere tabi tutulmuştur. 2013 yılında engellilere yönelik kamu harcamalarının içinde en büyük payı (%45,3) bakım ihtiyacı duyan engellilere yönelik nakdi destekler almaktadır. Bakım desteğinin ardından ise engellilere yönelik gelir desteği programı (%28,4) ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın engelli öğrenciler için yaptığı harcamalar (%24,1) gelmektedir.
[FONT=sans-serif][Makalenin devamı bir sonraki mesajda][/FONT]
Volkan Yılmaz
Kaynak: Volkan Yılmaz, "Engellilerin Eğitime Erişiminde Kamusal Sosyal Destek Programlarının Önemi" Engellilik ve Ayrımcılık: Eğitimciler için Temel Metinler ve Örnek Dersler içinde, K. Çayır, M. Soran, M. Ergün (der.), İstanbul: Karekök Akademi, 2015. Erişim: http://secbir.org/images/2015/pdf/metin6.pdf
Temel Kavramlar: Sosyal Politika ve Sosyal İçerme (1)
Modern sosyal politika fikri ve uygulamaları toplumun ezici çoğunluğunun ücretli işçilere dönüştüğü erken kapitalizm döneminde başlamıştır. Erken sosyal politika uygulamalarında engelliler 'hak eden yoksul' kategorisine dâhil edilmişlerdir. Başka bir deyişle, engellilerin istihdamdan dışlandığı sanayi toplumlarında engelli bireylerin ellerinde olmayan nedenlerle çalışamadıkları, dolayısıyla da sosyal yardımları 'hak ettikleri' yönünde bir kanı oluşmuştur. Bu kanı bir yandan engellilere yönelik sosyal yardımların sunulmaya başlanmasını beraberinde getirirken, engellilerin başta çalışma hayatı olmak üzere toplumsal hayatın hemen her alanından dışlanmasını da pekiştirmiştir.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, başta Batı Avrupa ülkelerinde olmak üzere, refah devletleri kurulmaya başlanmıştır. Refah devletleri sosyal politika alanını kapitalizmin yarattığı toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmanın ya da en aza indirmenin bir aracına dönüştürmüşlerdir. Sosyal politikalar yoluyla özellikle eğitim, sağlık, barınma gibi temel ihtiyaç alanlarında eşit yurttaşlık statüsünü tesis ederek yurttaşların bu hizmetlere eşit erişimlerini sağlamaya yönelik çaba sarf etmişlerdir.
Sosyal politika kavramı, hem kamu politikalarının bir bölümünü hem de disiplinlerarası bir akademik çalışma alanını ve yaklaşımı nitelemek için kullanılmaktadır. Kamu politikalarını niteleyen sosyal politika kavramı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında özellikle Batı Avrupa ülkelerinde toplumsal sorunlarla baş etmek üzere geliştirilen kamu politikalarının bütününü açıklamak için kullanılmaya başlanmıştır. Alanın kurucularından T. H. Marshall, sosyal politikaları hizmet sunumu veya gelir dağıtımı yoluyla yurttaşların refahına etki eden kamu politikalarının tümü olarak tanımlamaktadır. Sosyal politikaların geleneksel olarak yöneldiği toplumsal sorunların başında hastalık, evsizlik, gelir yoksulluğu, yaşlanmaya bağlı bakım sorunları ve işsizlik gelmektedir.
Sosyal politika kavramı, her ne kadar dilimizde olumlu bir anlama gelse de, tüm sosyal politikaların toplumda herkes için olumlu değişimlere yol açmayı hedeflediği ya da olumlu değişimler yarattığını var saymak hatalı olur. Sosyal politikaların hedefleri ve etkileri, bu politikaların yöneldiği toplumsal sorunu kimin, hangi değerler çerçevesinde ve nasıl tanımladığı, bu soruna yönelik nasıl bir müdahale yapılacağına kimin hangi değerlere dayanarak nasıl karar verdiği, soruna ne tür araçlarla müdahale yapıldığı gibi siyasi nitelikli sorulara bulunacak yanıtlarla yakından ilişkilidir.
Bir sosyal bilimler yaklaşımı olarak sosyal politika ise, daha önce değinilen toplumsal sorunları, bu sorunların nedenleri ile sonuçlarını ve bu sorunlara yönelen kamu politikalarının sorunları çözmedeki etkilerini incelemektedir. Kuramsal düzlemde ise sosyal politika yaklaşımı, toplumsal sorunların toplumsal refah gözetilerek nasıl çözülebileceği ve herkes için iyi bir toplumun nasıl kurulabileceği gibi sorulara cevap aramaktadır. Bu anlamda sosyal politika yaklaşımı hem felsefeden beslenmekte hem de farklı sosyal bilim yöntemlerinin bir arada kullanılabileceği sorun çözme yönelimli ve toplumsal refah odaklı bir araştırma gündemi sunmaktadır. Bu yaklaşımın kurucularından Richard Titmuss'un iddia ettiği üzere, sosyal politika toplum ile politikalar arasındaki ilişkiyi ve bu çerçevede toplumsal değişimi incelemektedir. Karşılaştırmalı sosyal politika yaklaşımı ise farklı toplumların ve devletlerin benzer toplumsal sorunlara (örneğin işsizlik) ne tür farklı politikalar ile müdahale ettiklerini ve bu müdahalelerin etkilerini incelemektedir.
Sosyal içerme (social inclusion) kavramı sosyal politikalarla ulaşılmaya çalışılan bir hedef olarak ve sosyal dışlanma (social exclusion) adı verilen toplumsal sorunlar bütünü ile mücadele bağlamında ortaya atılmış bir kavramdır. 1960'lı yılların sonunda Fransa'da dolaşıma giren sosyal dışlanma kavramı sosyal politika yazınında, özellikle de Avrupa Birliği'nin sosyal politika söyleminde önemli bir yer tutmaktadır. Sosyal dışlanma kavramı, o dönemde evrenselci yani tüm yurttaşları hedefleyen ve kapsayan sosyal politikaları (örneğin, sağlık sigortası ve emeklilik sigortası) hayata geçirmiş olan Fransa'da, ihtiyaçlarının karşılanmadığı düşünülen grupların durumunu nitelemek için kullanılmaya başlanmıştır. Örneğin dönemin sosyal politikaları, ruhsal sorunlar yaşayan bireylerin (psikiyatrik teşhis almış bireylerin) toplumsal hayatın dışına itilmesini engellemek bir yana, o bireyleri akıl hastanelerine kapatma yolunu seçerek bu 'dışlanmayı' pekiştiren bir rol üstlenmişlerdir. Başka bir deyişle, sosyal dışlanma kavramı genellikle toplumsal eşitsizliklerin yalnızca gelir eşitsizliğinden ve gelir yoksulluğundan kaynaklanmadığını, aynı zamanda gruplar ve bireyler arasındaki farklılıkların reddinden de kaynaklandığını ifade eden bir yaklaşımın ürünüdür. Sosyal içerme hedefi politikaların, dışlanmış gruplara (engelliler de bu gruplar arasında gösterilir) özellikle temel kamusal hizmet ve olanaklar (eğitim, istihdam, sağlık ve kültürel hizmetler gibi) ile kamusal alanlara (şehir merkezleri vb.) eşit katılım olanağı sağlaması beklenmektedir.
Sosyal Politika ve Engellilik
Engellilik zihinsel ve/veya bedensel farklılıkları kapsayan şemsiye bir kavramdır. Engellilik üzerine gerçekleştirilen çalışmalarda sağlamcılık (ableism) kavramı merkezi bir yer tutar. Sağlamcılık kavramı, cinsiyetçilik kavramına benzer bir kullanımla, engellilerin yaşadığı ayrımcılığın temelinde bulunan toplumsal ideolojiyi nitelemektedir. (2) Sağlamcılık ideolojisi toplumsal normun 'sağlamlar' yani engeli olmayan bireyler olarak tanımlanmasını sağlar ve engellilerin bu norma uymadıkları için yaşadıkları her türlü ayrımcılığı meşrulaştıran bir rol üstlenir.
Özellikle sosyal dışlanma tartışmaları bağlamında ve yeni sosyal hareketlerin (engelli hakları hareketi, eşcinsel ve trans hakları hareketi vb.) siyaset gündeminde yerlerini almaları ile sosyal politikalar, sağlamcılık, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ırkçılık ve heteroseksizmle mücadele etmedikleri için 1960'ların sonu ve 1970'lerin başından itibaren eleştirilmişlerdir. Engelli hakları hareketinin sosyal politikalara getirdiği temel eleştiri, bütün yurttaşların 'sağlam' olarak varsayıldığı yönündedir. Bu 'sağlamcı' varsayım, engellilerin toplumsal dışlanmasını pekiştirmekten başka bir işe yaramamıştır. Engelli hakları hareketinin en çok eleştirdiği sosyal politika yaklaşımından birini, çalışma hayatının ve eğitim hizmetlerinin engellilere de hitap edecek biçimde dönüştürülmesi hedefenmeden, engellilere yalnızca sosyal yardım sağlanması ile bakım ihtiyacı duyan engellilere yönelik bakım hizmetlerinin kapalı kurumlarda (örneğin, yalnızca engellilere yönelik bakım kurumlarının kurulması) verilmesi oluşturmuştur. Engelli hakları hareketi bu politikaların engellilerin karşı karşıya olduğu sosyal dışlanmayı ortadan kaldırmadığının altını çizmiştir.
Sosyal politikaların engelli bireylerin farklılıklarını tanıyarak yurttaşlık temelinde eşitlik vaadinde bulunması, ancak engelli hakları hareketinin siyasi mücadelesi sonucunda mümkün olmuştur. Hareket, başta Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde başarılı olmuş; ardından da bu başarı uluslararası düzleme taşınmıştır. Bu çerçevede engellilerin farklılıklarının (eksikliklerinin değil, farklılıklarının) insan varoluşunun olağan bir dışavurumu olduğu ve engellilerin herkesle aynı haklara sahip olduğu genel kabul görmeye başlamıştır. Engelli hakları hareketinin en önemli tarihsel başarısı ise 2006 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda Engelli Kişilerin Haklarına Dair Uluslararası Sözleşme'nin kabul edilmesidir. Türkiye de bu sözleşmeyi imzalayan ve onaylayan devletlerden biridir. Engelli Kişilerin Haklarına Dair Uluslararası Sözleşme'nin de kabulünün ardından sosyal politikaların, farklılıkları tanıyarak ve gözeterek eşit yurttaşlığı tesis edeceği, yani herkesi kapsayan bir eşitlik vaadini esas alması gerektiği genel kabul görmeye başlamıştır.
Engelliliğin bir farklılık olarak kabul edilmesi, sağlamcı ideolojinin hâlen hakim olduğu günümüz toplumlarında engelli bireylerin karşı karşıya kaldıkları iktisadi dezavantajların gözden kaçırılmasına yol açmamalıdır. Bu, iki nedenle önemlidir: 1) Yoksulların engellilikle yaşama oranları daha yüksektir. 2) Engellilikle yaşayanların yoksulluk altında yaşama riskleri daha yüksektir.
Halk sağlığı literatüründe bir tür engellilikle yaşama oranının, gelir yoksulluğu altında yaşayan nüfusta, nüfusun geneline oranla yüksek olduğu tespitinde bulunulmaktadır. Örneğin; gelir yoksulluğunun insan onuruna yaraşır çalışma koşullarına sahip olmama ile ilişkili olması, yoksulların özellikle iş kazaları yoluyla sonradan edinilen engellilikle daha sık karşılaşmalarına neden olabilmektedir.
Sosyal politika literatürü, bir tür engellilik ile yaşayan bireylerin gelir yoksulluğu altında yaşama riskinin toplumun geneline oranla daha yüksek olduğunu iddia etmektedir. Bunun nedeni ise, sunulan özel ya da kamusal nitelikli tüm hizmetlerin engellileri hesaba katmaması nedeniyle, engellilerin bu hizmetlere cepten ödemeler yoluyla erişmek zorunda kalmalarıdır. Örneğin; toplu taşıma hizmetlerinin bedensel engellilerin kullanamayacağı biçimde sunulması, bedensel engellilerin ulaşımlarını ancak özel taksiler ya da edinecekleri özel araçlar yoluyla karşılamalarını gerektirir. Bu nedenle bir tür engellilikle yaşayan bireylerin harcamaları toplumun diğer kesimlerine göre daha yüksek olabilmektedir. Engellilerin istihdamdan dışlanması ya da istihdam içerisinde diğer bireylere oranla daha olumsuz koşullarla yer almasının çok yaygın olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu yüksek harcama baskısı engelli bireyleri toplumun geneline göre daha yüksek oranda gelir yoksulluğu riski ile karşı karşıya bırakmaktadır.
Türkiye'de Engelli Gençler, Çocuklar ve Eğitim
2002 yılında Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından gerçekleştirilen araştırmanın sonuçlarına göre engelli nüfusun %4,15'ini 0-9 yaş grubu, %4,63'ünü ise 10-19 yaş grubu oluşturmaktadır. Engellilik deneyimi ile geçirilen çocukluk ve gençlik, toplumumuzda engelli bireylere yönelik ayrımcı yaklaşımlar nedeniyle diğer çocukluk ve gençlik deneyimlerine oranla, özellikle eğitim alanında önemli dezavantajlar barındırmaktadır.
Engelli çocuk ve gençlerin özellikle ortaöğretim ve üstü düzeydeki eğitim hizmetlerine erişimlerinin önünde ciddi engeller bulunduğu bilinmektedir. (3) Başka bir deyişle, engelli çocukların önemli bir bölümünün ortaöğretim düzeyinde eğitimden ayrıldığı görülmektedir. Bu durumun bir sonucu olarak, yükseköğretimde engelli öğrencilerin toplam öğrencilere oranının hayli düşük olduğunu görüyoruz. Hande Sart, 2010 yılında yükseköğretimdeki engelli öğrencilerin tüm öğrencilere oranının yaklaşık %0,13 olduğunu belirtiyor. (4) Bu veri, 2002 yılında TÜİK tarafından gerçekleştirilen araştırmada elde edilen, 20-29 yaş grubunda ortopedik, görme, işitme, dil, konuşma ve zihinsel engelli nüfusun oranının %2,5 olduğu bilgisi ile birlikte okunduğunda, engelli gençlerin yükseköğretime erişimlerinin akranlarına göre bir hayli kısıtlı olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bilindiği gibi, ülkemizde engelli öğrencilerin eğitime katılımı ve eğitimsel kazanımlarının arttırılmasına yönelik tüm eğitim politikaları Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülmektedir. Bakanlığın Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü ile Özel Eğitim Rehberlik ve Danışma Hizmetleri Genel Müdürlüğü, engelli çocuk ve gençlere yönelik eğitim politikalarında önemli işlevlere sahiptirler. Buna rağmen, eğitim politikalarında engelli çocuklar bir hedef grup olarak tanımlanmakla beraber, politikaların, eğitim alanını hayatın diğer alanlarından izole bir biçimde ele aldığı ve bütüncül bir yaklaşımla kurgulanmadığı göze çarpmaktadır.
Engelli çocuk ve gençlerin eğitime erişiminin kolaylaştırılması ve tüm fırsatlardan diğer çocuk ve gençlerle eşit şartlarda yararlanmasının sağlanması muhakkak önemlidir. Peki, bu hedefere yalnızca eğitim politikalarında gerçekleştirilecek değişikliklerle ulaşmak ne kadar mümkündür? Eğitim politikaları tartışılırken eğitim alanı, çoğunlukla toplumun diğer alanlarından tamamen soyutlanarak ele alınır. Hâlbuki, yalnızca engelli çocuk ve gençlerin değil, tüm çocukların eğitime katılımı ve eğitim alanındaki kazanımları ile içinde yaşadıkları toplumsal koşullar birbirleriyle yakından ilintilidir.
Bir önceki bölümde altı çizildiği üzere, hem yoksulların engellilikle yaşama oranları hem de engellilikle yaşayanların yoksulluk altında yaşama riskleri daha yüksektir. Bu nedenle engelli çocuk ve gençlerin eğitime erişimi ve eğitimsel kazanımları söz konusu olduğunda bütüncül bir sosyal politika yaklaşımının önemi katlanarak artmaktadır. Engelli çocuk ve gençlerin eğitime eşit katılımlarının sağlanması ve eğitimsel kazanımlarının artması, yalnızca engellilik temelinde ayrımcılığın sınıf ortamında ortadan kaldırılmasına yönelik eğitim metotlarının uygulanması ve akran zorbalığıyla mücadele ile gerçekleştirilmesi zor bir hedeftir. Bu hedefin gerçekleşmesi, yukarıda sayılan yöntemlere ek olarak, engelli çocuk ve gençlere yönelik politikalarda bu çocuk ve gençlerin içinde yaşadıkları toplumsal koşulları hesaba katan bütüncül bir sosyal politika yaklaşımının hayata geçirilmesi ile mümkün kılınabilir.
Türkiye'de Engellilere Yönelik Sosyal Politikaların Güncel Durumu
Türkiye'de engellilere yönelik sosyal politikalar 1970'li yıllarda gündeme gelmeye başlamıştır. 1970'li yıllarda engellilerin istihdama katılımını özendirmek ve istihdam alanında engellilere yönelik ayrımcılığı etkisiz kılmak amacıyla 50 ve üzeri işçi çalıştıran tüm işyerlerine asgari engelli işçi çalıştırma yükümlülüğü getirilmiştir. Ayrıca gelir yoksulluğu altında yaşayan engellilere yönelik bir gelir desteği politikası aynı yıllarda uygulamaya konmuştur. Fakat her iki politika da, kamunun bu politikaları etkin bir biçimde uygulayacak yeterli kapasitesinin olmaması ve siyasi iradenin bu politikaların arkasında yeterli derecede durmaması nedeniyle 2000'li yılların ortalarına dek etkin bir biçimde uygulanamamıştır.
Türkiye'de engellilere yönelik kapsamlı ilk hukuki adım 2005 yılında, o zamanki adıyla Özürlüler Kanunu'nun kabul edilmesi ile olmuştur. Bugün kullanımda olan adıyla Engelliler Yasası sosyal politikaları ilgilendiren farklı yasaları değiştirmiş, engelli haklarını ve engellilik temelinde ayrımcılık yasağını bu yasalarda gerçekleştirdiği değişiklikler yoluyla yürürlüğe sokmuştur. Bu yasanın kabulünün ardından Türkiye'nin BM Engelli Kişilerin Haklarına Dair Uluslararası Sözleşme'ye taraf olması, ülkemizde engelli haklarının sosyal politikalar alanında en azından hukuken güçlü bir zemine oturmasını sağlamıştır.
Engelliler Yasası'nın Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden geçtiği 2005 yılından bugüne engellilere yönelik toplam kamu harcamalarının gayrisafi yurtiçi hasıla içindeki payının giderek arttığı gözlemlenmektedir. Örneğin 2006 yılında 0,12 iken, 2009 yılında 0,39'a ve nihayet 2013 yılında ise 0,52'ye yükselmiştir. Bu oranın yıllar içinde artması ülkemizde engellilere yönelik kamusal sosyal destek programlarının ulaştığı kitlenin artmasına bağlıdır. Fakat bu yükselişe rağmen, ortopedik, görme, işitme, dil, konuşma ve zihinsel engellilerin nüfusun %2,58'ini oluşturduğu göz önünde bulundurulduğunda, kamu harcamalarının bu düzeyinin yeterli sayılamayacağı düşünülebilir.
Tüm gelişmelere rağmen, Türkiye'de engellilere yönelik politikaların hâlen en önemli ayağını Batı Avrupa'da 1970'lerden itibaren engelli hakları hareketinin eleştirdiği döneme benzer bir biçimde sosyal yardım nitelikli faaliyetler oluşturmaktadır. Engellilere yönelik kamu harcamalarında en büyük iki gider kalemi gelir desteği ile evde bakım maaşı harcamalarıdır. Sosyal politikaların bakım ayağının geleneksel olarak çok güçsüz bırakılmış olduğu ülkemizde, 2005 yılı sonrasında bakım ihtiyacı duyan engellilere evde bakım maaşı sağlanması önemli bir adım olmuştur. Ancak bu politika tercihi, hem evde bakımı üstlenen genellikle kadın bakıcıların kayıtlı istihdama girmesinin önünde bir engel oluşturabileceği hem de engellilerin kaliteli ve uzmanlık gerektiren bir bakım hizmetine erişmek isteyebileceklerini yok saymış olduğu için haklı eleştirilere tabi tutulmuştur. 2013 yılında engellilere yönelik kamu harcamalarının içinde en büyük payı (%45,3) bakım ihtiyacı duyan engellilere yönelik nakdi destekler almaktadır. Bakım desteğinin ardından ise engellilere yönelik gelir desteği programı (%28,4) ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın engelli öğrenciler için yaptığı harcamalar (%24,1) gelmektedir.
[FONT=sans-serif][Makalenin devamı bir sonraki mesajda][/FONT]